Kalbini Geçici Olana Değil, "Ebedi Olan"a Bağla

Köşe yazılarını derliyoruz.

Moderatörler: sitare, kardelenim, Divane, veli, beyaz dilekce, fyznur, gülümse, kelimat, my, Huucu, gulce

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Ahmet
Hafız Üye
Hafız Üye
Mesajlar: 3747
Kayıt: 02 May 2007, 10:52
Konum: Konya

Kalbini Geçici Olana Değil, "Ebedi Olan"a Bağla

Mesaj gönderen Ahmet » 05 Tem 2007, 16:12

Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki, şu âlemin bitişinden sonra sana eşlik etmeyen ve dünyanın harabıyla senden ayrılan bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Özellikle senin ömrünün tükenmesiyle seni terk edip arka çeviren ve özellikle kabir seferinde sana arkadaşlık etmeyen ve özellikle seni kabir kapısına kadar dahi taşımayan ve özellikle bir iki sene içinde ebedî bir ayrılıkla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, yine senin aksine olduğunda seni terk eden fâni şeylere kalbini bağlaman akıl kârı değildir.


Eğer aklın varsa, uhrevi değişimlerinde, kabirle ilgili tavırlarında ve dünyevi değişimlerin çarpışmaları altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa gücü yetmeyen işleri bırak, önem verme, onların yokluğundan kederlenme.

Sen kendi özüne bak ki: Senin duyguların içinde öyle bir duygu var ki, ebedden ve Ebedî Zat'tan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına yönelemez. Yarattıklarına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve hislerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin (benzeri bulunmayan eserlerin yaratıcısı, sahibi) emrine itaat eden o sultanına sen de itaat et, kurtul.

İkinci Nota: Hakikati anlatan bir rüyada gördüm, insanlara diyordum: "Ey insan! Kur'ân'ın ilkelerinden biri şudur; Cenâb-ı Hak'kın yarattıklarından hiçbir şeyi, O’na ibadet edecek, tapacak derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini her şeyden üstün sayacak kadar büyük görme. Çünkü yaratılmışlar, mabudiyetten uzaklık noktasında eşit oldukları gibi, yaratılmış olma nisbetinde de birdir."

Üçüncü Nota: Ey gafil Said! Bil ki, yanlış hislerin ve düşüncelerinle, gayet geçici dünyayı ölümsüz ve sonsuz görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve devamlı gördüğünden, fâni nefsini de o anlayışla devamlı zannettiğinden, yalnız kıyametin kopacağı düşüncesi seni korkutuyor. Sanki kıyametin kopacağı zamana kadar muhakkak yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun.

Aklını başına al. Sen ve sana özel dünyan, daimî 'yok olma', 'sona erme' darbesiyle karşı karşıyasınız. Senin bu yanlış ve aldatıcı düşüncelerin, hislerin şu örneğe benzer: Bir adam, elinde olan aynasını bir ev veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, aynı şekilde benzer bir ev, bir şehir, bir bahçe, o aynada görünür.Çok küçük bir hareket ve küçük bir değişim aynanın başına gelse, o tıpa tıp aynı olan ev ve şehir ve bahçe karmakarışık olur. Dışarıdaki gerçek ev, şehir ve bahçenin varlığı sana fayda vermez. Çünkü, senin elinde olan aynadaki ev, sana ait şehir ve bahçe, yalnız aynanın yansıttığı kadarıyladır.
Senin hayatın ve ömrün aynadır. Senin dünyanın direği ve aynası ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o ev, şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakikanın da senin başına yıkılması ve senin kıyametinin kopması ihtimali vardır. Madem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükleme….

Dördüncü Nota: Tevhide dair dört küçük işarettir.

Birinci İşaret: Ey sebepleri yaratıcı sanan, sebeplere takılan insan! Acaba, değişik cevherlerden yapılan acayip bir saray görsen ki onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin'de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs'te, bir kısmı Yemen'de, bir kısmı Sibirya'dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapımında, aynı günde doğu, kuzey, batı ve güneyden o cevherli taşların kolaylıkla getirildiğini ve yapıldığını görsen, o sarayı yapan ustanın, bütün yeryüzüne hakim ve tüm mucizelerin sahibi olduğuna dair hiçbir şüphen kalır mı? İşte, her bir hayvan, öyle ilahi bir saraydır. Özellikle insan, o sarayların en güzeli ve o sarayların en farklısıdır. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan (olmuş ve olacaklarla ilgili bütün bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası) ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, unsurlar âleminden geldiği gibi; ihtiyaçları sonsuzluğa uzanmış, emelleri gökyüzü ve yeryüzünün her tarafına yayılmış, bağları, alâkaları dünya ve âhiret sürecine dağılmış acayip ve garip bir saraydır. İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem yapın böyledir; seni yapan ancak o Zat olabilir ki, O'nun katında dünya ve âhiret birer durak, yeryüzü ve gökyüzü birer sayfa, ezel ve ebedi, dün ve yarın gibidir. Öyleyse, insanın ibadet ettiği, sığınağı ve kurtarıcısı O olabilir ki, O, yeryüzü ve gökyüzüne hükmeder, dünya ve ahiretin dizginleri elindedir.

İkinci İşaret: Bazı ahmaklar var ki, güneşi tanımadığı için, bir aynada güneşi görse, aynayı sevmeye başlar. Kuvvetli bir hisle onu korumaya çalışır ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ahmak, aynanın ölmesiyle güneşin ölmediğini ve kırılmasıyla güneşin de yok olmadığını anlarsa, o zaman bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki aynada görünen güneşin varlığı aynaya bağlı değil. Hatta, belki o aynayı o tarzda tutan ve onun parlamasına ve nuruna izin veren güneştir. Ey insan! İşte senin kalbin ve özün ve niteliğin bir aynadır. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan o güçlü sonsuzluk sevgisi, o ayna için değil ve o kalbin de kendin için değil. Belki o aynada yeteneğine göre izleri bulunan Sonsuz Büyüklük Sahibi'nin güzelliklerine karşı bir sevgidir. Ancak ahmaklığın yüzünden, o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir; "Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî" de. Yani, madem Sen varsın ve ölümsüzsün. Ölüm ve ayrılıklar ne isterse bize yapsın, önemi yok!

Üçüncü İşaret: Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin(benzeri bulunmayan eserlerin yaratıcısı, sahibi) senin yaratılışına koyduğu en garip hallerden biri şudur ki: Bazen dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bazen, bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşiyor. En güçlü hislerinle o dakikacık ve o hatıracıkta dolaşıyorsun. Hem senin yapına öyle mânevî aygıtlar ve duygular vermiş ki bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Nasıl ki baş, bir kilo taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramıyor; o duygu o his de, bir saç kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçücük bir hâle dayanamaz. Hattâ bazen söner ve ölür. Madem öyledir, dikkat et. Dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokmada, bir kelimede, bir tanede, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük ince duygularını onlarda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir yönde yutar. Nasıl gök, yıldızlarıyla beraber küçük bir cam parçasının içine girip orada haps olabiliyor, senin amel sayfalarının çoğu ve ömür sayfan hardal gibi küçük hafızanın içine girer. Çok küçük şeyler var, öyle büyük eşyaları bir yönüyle yutar, içine alır, kaplar.

Dördüncü İşaret: Ey dünyaya tapan insan! Çok geniş şekilde hayal ettiğin dünyan, aslında dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi inilen yerin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde yansıma yapıp, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünüyor. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zamanın ikisi de yokken,yansıma yapıp gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; ölü bir dünyayı mevcut zannedersin. Nasıl bir hat, hızlı bir hareketle bir yüzey gibi geniş görünür, halbuki gerçekte ince bir hattır. Senin de dünyan gerçekte dardır, fakat senin gaflet ve kuruntu ve hayallerinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, herhangi bir belanın tahrikiyle kımıldasan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, aslında şimşekten daha çabuk geçer; haya tın, çaydan daha hızlı akar. Madem dünya hayatı ve maddi yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, maddiyatı bırak, kalb ve ruhun hayat derecesine gir. O zaman hayal ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir hayat dairesi, bir nur âlemi bulursun. İşte o âlemin anahtarı, Allah'ı bilme, tanıma ve birliğini ifade eden "Lâ ilâhe illâllah" kutsal kelimesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.


not=risaleden sadeleştirilmiştir
İlmin Sonu Yoktur,ama Yarısı Hafızlıktır...

Cevapla