Ölümü Güzelleştiren İnsan / Mevlana'nın Kişilik Çözümlemesi
Gönderilme zamanı: 25 Ara 2006, 11:48
ÖLÜMÜ GÜZELLEŞTİREN İNSAN
-Mevlana'nın Kişilik Çözümlemesi Üzerine bir Deneme-

1. Bölüm
Yunan filozoflarından Epiktetos, dünyayı bir tiyatro sahnesine, insanları da efendilerinden izinsiz kaçmış, tiyatro seyretmeye gelmiş esirlere benzetir. Sahnede fevkalade güzel bir piyes temsil edilmektedir. Esirler bu eşsiz piyesi seyrederlerken bir taraftan da gözleri kapıya doğru kaymakta, her an efendilerinin geleceğinden ve kendilerini cezalandıracağından endişe duymaktadırlar. Bu endişe nedeniyle ne ortaya konan eseri anlayabilirler ne de onun insana vermek istediklerini.
Cennet’ten kopup dünyaya geldiğimizden bu yana bu endişe hali bizi hiç terk etmedi. Hayatımızı idame ettirmeyi düşünürken, onun esiri oluverdik. Bitmek bilmeyen yoğunluklarımız baş gösterdi. Şimdi her birimizin yetişmek zorunda olduğu bir yer, başarmak zorunda olduğu bir iş var. Bu sebeple ne sahneye konan piyesi ne de etrafımızdaki şaheserleri ve onun yaratıcısını düşünemiyoruz.
Geleneksel benlik bizi kendi aslımızdan, yani hayat ile birleşmekten ayırmıştır. Ayrılığın farkına varan insan ancak, bilincini boşaltmak, bilinçaltını açığa çıkarmak, varlığının bilincine varmak ve “farkında olma” durumunu yaşamak suretiyle, hayatın aslını kavrayabilir. Değeri aradığı şeyle ölçülen insan için Fihi Ma Fih “Herşeyi aramadıkça bulamazsın. Yalnız bu dost müstesna. Çünkü O’nu bulamadıkça aramazsın” diyerek insanı gerçek benliğini aramaya teşvik etmiştir.
Bu arayış, insanın kendini arayışıdır.
Bu arayış yaşarken ölmek, ölüp ikinci kez doğmakla sonuçlanan bir
arayıştır.
Bu arayış, ayrılığın vuslata dönüştüğü bir arayıştır.
Hacı ve Hristiyanları baştan başa araştırdım.
O haçta değildi.
Putperestlerin tapınağına, eski pagodaya gittim;
Ona dair biz iz yoktu orada da.
Herat Dağı’na ve Kandahar’a gittim;
Baktım oralara: O, o tepede ve o vadide de değildi.
Kaf Dağı’nın zirvesine çıktım;
Fakat orası sadece Anka Kuşu’nun meskeniydi.
Arayış için çevirdim dizginlerimi Kabe’ye;
O ne yaşlıların ne de gençlerin toplandığı yerdeydi.
İbn Sina’yı, O’nun varlık düzeyini sorguladım
O, İbn Sina’nın bilgisinin hudutları içinde de değildi.
Kabe Kavseyn’e çıkmayı başardım
O yüce sarayda da değildi
Gözlerimi kalbime çevirdim
Oradaydı
Başka bir yerde değil…
İnsanlık tarihinde evrensel varlık düzeyine çıkıp aslını bulan insanlardan biri de 13. yüzyıl mutasavvıflarından Mevlana Celalettin-i Rumi’dir. Onun bu arayışını tahlil etme elbette ki hepimizin bireysel keşiflerimizde yol gösterici olacaktır.
Güvenilir tarihi kaynaklar bize, padişahlar, şehzadeler ve vezirlerin de içinde bulunduğu dört yüz kişinin onun sohbetlerine katıldığını, kendisinin vefatından sonra yerine geçen oğullarından birinin zamanında Mevlana’nın on bin müridi olduğundan bahseder. Öğrenim kariyeri boyunca öyle görünüyor ki, Mevlana, kendi devrinde geçerli olan hayatın çeşitli anlamlarının farkına tedricen vardı, halk arasında geleneksel değerlere inanma, belli bir dine dogmatik olarak bağlanma, aklın peşine düşme ve nihayet hakikati bulma gibi… Bu hayat yollarının hepsini sindiren Mevlana bunların yetkin bir temsilcisi olmuştur. Mevlana’nın içinde bulunduğu ruh halini ve izleyicilerine ilişkin tavrını Fihi Ma Fih adlı eserinden izleyebiliriz:
Halk benden öğretmemi, kitap yazmamı ve vaaz etmemi istiyordu. Fakat Emir Pervane (Konya Emiri) “Önemli olan eylemdir” diyordu ve benim de ona cevabım “benim kendilerine eylemi öğreteceğim insanlar nerede?” olmuştu. Sen kelimeleri talep ediyorsun ve kulaklarını bir şey işitmek için çeviriyorsun. Eğer ben konuşmazsam sen üzüleceksin. Dünyada biz kendisiyle birlikte olmak istediğimiz bir eylem adamı arıyoruz. Biz eylem alıcısını değil, sadece kelime müşterilerini gördüğümüzden kendimizi kelimelerle meşgul ederiz. Eylem adamı değilsen, eylemi nasıl bilebilirsin ki? Eylemi ancak eylemle biliriz. Bilimi sadece bilimle, şekli şekille, manayı manayla anlayabiliriz. Biz davranışta bulunursak insanlar, bizi nasıl algılar ve bizi yolda nasıl görür? Doğrusu bu davranış namaz ve oruç değildir. Bunlar davranış biçimleridir, davranış içseldir ve anlamı konu edinir. Hz.Adem’den Hz. Muhammed (sav)’e kadar oruç ve namaz bu şekilde değildiler ve sadece davranış (amel ) olarak yapılıyorlardı. Bu sebeple davranış, insanların düşündüğü gibi değildir. Onlar davranışın dinin dış şekli olduğuna ve ona karşı gelirlerse hiç sevap kazanamayacaklarına inanırlar…”
Mevlana dini eğilimlere sahip olan kişinin, kendisini, insanın iyiliği ile ilgilenerek dinin özüyle ve özellikle de İslam ile özdeşleştirmesi gereğinden bahseder. Şeriatsız tarikat olmayacağı gibi, özü bilinmeyen ibadetler de yavan olacaktır. Mevlana bu açıdan kişinin Allah’ı dışarıda aramasının bir sonuca varmayacağını, O’nu dışarıda değil içinde aramasını tavsiye eder. Dindar bir kişinin nasıl gönül ehli olduğunu ve Allah ile birleştiğini göstermek için Mesnevi’de Hz. Musa ve çobanın hikayesini anlatır.
Hz. Musa bir gün bir çobanın şöyle dua ettiğini gördü: “Bana nerede olduğunu söyle ki sana hizmet edeyim, ayakkabılarını dikeyim, ayaklarını yıkayayım, elbiselerini yıkayayım, yatağını sereyim, bitlerini öldüreyim… Ey keçilerimi uğruna feda ettiğim!” Musa adama yaratıcısı ile böyle konuştuğu için kızdı ve ona şöyle dedi: “Ayakkabılar ve çoraplar senin içindir; onlar nasıl Allah için olabilir? Böyle konuşmak ruhu öldürür ve defteri karartır.” Çoban cevap verdi: “Ey Musa, ağzımı kapattın ve beni tövbe ile yaktın.” Çöle tövbe için gitti fakat Allah, Musa’yı azarladığı bir vahiy gönderdi: “Ey Musa, benim yarattıklarımı ayırdın. Sen onları birleştirmek için mi ayırmak için mi geldin? Her kişinin kendi ifade biçimi vardır, onun için bu övgüdür, senin için yergi. Ben gönülleri ile ilgiliyim, dil ve konuşma ile değil. Kalp özdür (cevher), konuşma araz…”
Mevlana, tasavvufa karşı hayranlığı olan ve tanınmış bir kelam alimi olan babası Sultan’ul Ulema Bahaddin Veled’in mesleğinde ve yolunda yetişmişti. Bu sebeple Mevlana hayatının ilk yıllarında, babası başta olmak üzere birçok fakih ve dini liderin etkisinde kalmıştır. Mevlana’nın babası güçlü Alaaddin Harzemşah’ın sarayı ile çelişkiye düşse de, geleneksel İslami değerlere bağlıydı. O, korkak alimlerden değildi. Hükümdarların bile yüzlerine karşı hatalarını söylerdi. Nasıl ki Şeyh Sa’di hiç korkmadan Bağdat’ı yakıp yıkan Hülagu’nun yüzene karşı “Sen zalimsin” diye bağırdı ise, Sultan’ul Ulema da Harzemşah’ın yüzüne karşı yürüdüğü yolun şeriat yolu olmadığını, sapıklık olduğunu söylüyordu.
Yunan felsefesinin etkisi altında kalan alimleri ve padişahları da uyarıyordu. Normal insanlar, ona manevi bir lider olarak saygı duyuyorlardı fakat merkezi yönetim ile uyum içinde olan birçok alimin nefretini kazandı. Bahaddin Veled hazretleri Necmeddin Kübra’nın halifelerindendi yani Sultan’ul Ulema Kübreviyye tarikatı mensubuydu. Harzemşah’ın ise Kübreviyye tarikatı ile arası iyi değildi. Felsefi düşüncelere kapılıp akla değer verenlerin şeriat yolunda olmadıklarını çekinmeden vaazlarında söylüyordu. Halk üzerindeki etkisi nedeniyle ve muhtemelen Moğol istilasını tahmin etmesinden dolayı, babası ve ailesinin 1219’da Belh’den göç etmeleri gerekiyordu.
Sultan’ul Ulema, Feridüddin Attar hazretleri ile karşılaşmıştır. Derler ki bu buluşmada Feridüddin Attar hazretleri, Celalalettin-i Mehmed’in manevi büyüklüğünü sezmiş de babasına, “Umarım ki senin bu oğlun, yakın zamanda, alemde ilahi aşkla yanacak gönüllere ateş salacaktır” demiş ve Esrar-name adlı kitabını armağan olarak vermiştir. Ortadoğu’daki önemli merkezleri ziyaret ettikten sonra, sürgün edilmiş aile, Batı Selçuklu Alaaddin Keykubat’ın başşehri olan Konya’ya gelmiştir. Selçuklu sultanı, aziz misafirini sarayda hazırlattığı daireye götürmek isteyip orada oturmasını rica etse de Bahaddin Veled hazretleri “İmamlara medrese, şeyhlere dergah, emirlere saray, tüccarlara han, gariplere kervansaray yaraşır” diyerek şehrin en büyük medresesi olan Altun-Aba’da misafir edilmiş ve Konya’ya yerleşmiştir.
Mevlana babasından o zamanın ilmini öğrendi; onu, konuşurken ve davranırken izleyerek belirgin kişilik özellikleri geliştirdi. Ayrıca halk böyle mütemayiz bir ailenin örnek bir hayat ortaya koymasını ve toplumsal değerleri yaymasını bekliyordu. Bu sebeple başlangıçtan itibaren insanlar ona saygı besliyorlardı ve Mevlana önemli bir manevi lider olmaya başlayınca bu saygı giderek arttı. 21 yaşında evlendi ve iki erkek çocuğu oldu. Daha sonra eşinin vefatı üzerine yaptığı ikinci evliliğinden de biri kız diğeri erkek olmak üzere iki çocuğu daha oldu.
24 yaşına geldiğinde İslam fıkhında ve kelamda belli bir düzeyde şöhrete ulaşmıştı ki bu dönemde babasını kaybetti. Babasını kaybeden Mevlana, içinde büyük bir boşluk duyuyordu.
Çünkü o, yalnız bir baba kaybetmemişti, bir şeyh, bir mürşit, bir gönül dostu, ilim ve fazilet timsali bir insan-ı kamili kaybetmişti. Her ne kadar Sultan’ul Ulema’nın müritleri tarafından bir şeyh bir pir olarak tanınıyor, genç yaşta zamanın en büyük alimi sayılıyor, etrafında hayli ilim ve irfan meraklısı toplanıyorsa da o, kendini babasının yerine koyamıyor, manevi yalnızlığını hissediyordu. Mevlana bu makamda bir yıl görev yapmış, bu sırada babasının öğrencilerinden biri olan Burhaneddin Tirmizi Mevlana’yı ziyaret etmiştir.
Hz.Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, İbtidaname adlı eserinde Seyyid’in Konya’ya gelişini ve Mevlana ile buluşmasını anlattıktan sonra, onun eski talebesine şunları söylediğini yazmaktadır: “Bilgide eşin yok. Üstün ve seçkin bir kişisin, fakat baban ‘hal’ sahibi idi. Sen de sözünü bırak da ‘hal’ine sahip olmaya bak. Bu hususta çalış da onun yalnız ilmine değil, manevi yönüne de varis ol. Güneş gibi alemi aydınlat, karanlıkta kalanlara, Muhammed’i yoldan çıkanlara yol göster.” Burhaneddin Tirmizi ile 9 yıl geçiren Mevlana hocasının isteği üzerine, din ve şeriat bilgisini derinleştirmek için Halep ve Şam’a gitmiştir. Şam Moğol istilası yüzünden kaçıp gelen bilginlerle, sufilerle dolmuştu. İlahi kudret, ilerde eşsiz bir sufi olacak, ledün ilmine Mesnevi gibi eseri ile hizmette bulunacak Hz.Mevlana’nın yetişmesi için herşeyi hazırlamıştı. Gerçekten Şam, o devirde velilerin toplandığı bir ‘veliler şehri’ olmuştu. Öyle ki burada İbn Arabi ile tanışmış, onun eserlerinden istifade etme imkanı bulmuştur. Burada 4 yıl kalan Hz.Mevlana döndükten sonra beş yıl kelam öğretmiş, Burhaneddin Tirmizi’nin vefatıyla da manevi rehberlikte bulunmuştur. Bu şekilde onun çeşitli gruplarla (Türkler, Rumlar, İranlılar, Araplar) olan ilişkisi insanın zayıflıklarının ve gücünün kaynağı konularında kendisine basiret kazandırdı. Doğal farklılıklar sebebiyle insanın çok farklı yollar izleyebileceğinin farkına vardı. Öyle ki, bunu Fihi Ma Fih’de şöyle belirtmektedir:
Kurtuluş, meleklere gerçek bilgiyle; hayvanlara da gerçek cehaletle geldi. İnsan bu iki çelişki arasında bulunur. Bazı varlıklar evrensel aklı izler ve onlar tamamıyla melekleşmiştir. Işık gibi saf, korku ve ümidin etkilerinden güvenlik içindedirler. Bazılarının içgüdüleri kendilerine hakim olmuş ve tamamıyla hayvanlaşmışlardır. Bazıları ise çelişkide kalmaya devam ederler. Bu son grup iç acıya, üzüntüye ve endişeye sahiptirler; içinde bulundukları durumdan mutmain değildirler (doyum sağlamamışlardır) Onların faziletleri, onlara rehberlik yapıp kendileri gibi yapmak isteyen ermiş kişileri çeker. Şeytanlar da onları en aşağı duruma düşürmek için beklemektedir.
O, bilginin tek başına insanı değiştirmediğini ve buna bağlı olarak öğrenimin de bireyin kişiliğini büyük ölçüde geliştirmediğinin farkına vardı. İnsanın davranışı, tavrındaki değişim ile ilişkili olarak değişir. Olumlu duygulara sahip olunca insanın düşüncesi netleşir. Her ne kadar insanların inançları birbirinden farklı ise de, onlar temelde benzerdirler. Kutbeddin Muhammed Şirazi kendi Makalat’ında Mevlana’nın bunu samimi olarak savunduğunu söylemektedir.
Bir gün, aralarında Müslüman olmayanların da bulunduğu bir gruba konuşuyordum. Konuşmanın ortasında ağlamaya başladılar ve vecde geldiler. Müslümanların sadece binde biri neden ağladıklarını anladı. Ondan sonra üstad şöyle dedi:
Her ne kadar onlar bu sözlerin içsel ruhunu anlayamıyorlarsa da, onun altında yatan duyguyu kavramaktadırlar ve işte meselenin esası da budur.
Her insan Allah’ın birliğini farklı biçimlerde kabul eder. Buna rağmen herkes bir amaçta (Kabe) birleşmiştir. Kalpler Kabe için yoğun bir sevgi besler ve her kişi bunu yaşar.
Mevlana iman sorununu anlamanın, ayrılıkların kaynağını ortadan kaldıracağına inanıyordu. O, birliğin tamamen farkında olarak, İslam mezhepleri ile Yahudilerin, hristiyanların, Zerdüştlerin ve diğer dinlerin mezhepleri arasındaki sürtüşmeler konusunda endişe duyuyordu. Sosyal düzende bu doğal farklılıkları gözlemleyerek yetmiş iki fırkadan her birinin diğerinin varlığının farkında olmadığından şikayet ediyordu. Fihi Ma Fih’de şöyle sormaktadır:
(…) Sünni, Cebriyecinin farkında değildir. Öte taraftan Cebriyeci, Sünnilerden etkilenmemiştir. Onların yolları birbirine zıttır. Cebriyeci, Sünninin kaybettiğini söyler. Sünni, Cebriyeci neyin farkındadır ki?
Mevlana birlik dünyasındaki insanı hepsi üzüm satın almak isteyen bir İranlı, bir Türk, bir Arap ve bir Yunanlının hikayesiyle anlatmaktadır:
İranlı engur istediğini söyledi; Türk, üzüm; Arap, ineb ve Yunanlı, İstafil… Bilgisizlikten dolayı bir kavga başladı.
Mevlana onların istek ve cevaplarını benlik hazinesinin kapısına vurulmuş sayısız anahtarlara veya insanın dağ geçitlerinde yolunu bulmasını zorlaştıran kasırgalara benzetiyordu. Mevlana, insanın içinde sabırsızlığa sebep olan kuvveti keşfetti. Eğer doğru bir şekilde kullanılırsa, gizli bir enerjiye sahip bu güç, sonsuzluğa doğru hareket edecekti. Mevlana bu görünmez gücü, insanın geri kalan bütün evrenle paylaştığı bütün formların sebebi olarak görmekteydi. Öyle görünüyor ki o, manevi ve maddi dünyanın altını idrak ediyordu. Bu görünmez güçten, insanın ortaya çıkışı ile sonuçlanan cazibe, aşk, büyüme ve gelişme ortaya çıkar. Bu sebeple bilinçaltının büyüme alanında evrensel benlik insanda gelişir ve bunun da esasını, onun huzursuzluğunun kaynağı oluşturur.
İnsan acı çeker, ısrar eder ve talep eder. Yüz binlerce dünyaya sahip olsa da huzur bulamaz. İnsan kılı kırk yarar bir biçimde her türlü işle ve zanaatla uğraşır. Çok çeşitli görevlerde kendisini meşgul eder. Arzu ettiği arzu nesnelerine ulaşamadığı için astronomi ve tıp alanlarını öğrenir. Normalde insan sevdiğine ‘kalbimin huzuru’der. Hal böyle olunca insan, başka bir şeyde nasıl rahat ve huzur bulur?
Bütün bu zevkler ve meşguliyetlerin hepsi merdiven gibidir. Çünkü insan merdivenin basamaklarına yerleşip yaşamaya kalkışmaz, geçicidir oraları; ne mutlu ona ki, bu gerçeğin farkına varmak için yeterince erken uyanır. Böyle biri için uzun yol kısalır ve hayatını merdiven basamaklarında boşuna harcamaz.
İşte bu sıralarda, Mevlana’nın hayatında büyük değişiklik yapan bir hadise oldu. Tebrizli Şemseddin Konya’ya geldi. Dersleri ile meşgul olan büyük bilgin Mevlana’yı, bu gelen Tebrizli Şems adındaki garip zat, kendinden geçirdi, coşkun bir hak aşığı haline getirdi. Ali b.Melekdad oğlu , Mevlana’dan 22 yaş büyük bir zattır Şems.
İsmaili olan bir aileden gelmektedir. Her ne kadar hayatının ilk dönemi hakkında fazla bilgi yoksa da, tasavvuf eğitimini doğduğu şehirde (Tebriz’de), sepet örücüsü Ebu Bekr Zenbil Baf’tan aldığı bilinmektedir. Bir yere bağlanıp kalmadığı, çok yer dolaştığı için ona Şems-i Parende (Uçan Şems) denmiştir. Büyük bir veli olduğu halde kendini ve kerametlerini herkesten gizlemiş, şehirlerde tanınmadan yaşar, tanınınca hemen o şehirden kaçarmış. Öyle görünüyor ki, Şems, üstadının, hayatın sırlarını çözmek için artık kendisine rehberlik yapamayacağı bir varoluş düzeyine ulaşmıştı.
Bundan sonra O, Sokrates gibi, kemale ulaştırılmış sesini duymaya başladı, yani tamamıyla bütünselleştirilmiş insan sesini… O, seyahat etmeye ve sesinin gerçek olup olmadığını anlamak için en ünlü alimlere soru sormaya başladı. Yıllarca başarısız kalan, cana yakın bir ruh arayışından sonra, en nihayetinde, kendi potansiyel ruhunu bulduğu Mevlana’ya rastlar. Mevlana Mesnevi’de ondaki mükemmellik seviyesini “bireysizlik içinde bireysellik” olarak tanımlar. Şems’in nitelikleri sadece benzer bir tecrübe yaşayan ve bu tecrübeyi nesnelleştirme yeteneğine sahip biri tarafından belirtilebilir. İşte bu insan, belli başlı eserlerinden biri ve bütün kişiliğinin ifadesi olan Divan-ı Şems’i, Şems’e ithaf eden Mevlana’nın kendisi idi. Mevlana’nın büyük oğlu Sultan Veled, İbtidanamesi’nde “Mevlana, Şems’in nurlu yüzünü görünce birçok sırlar ona açıldı. Adeta Şems’in yüzünün nurunda yok oldu” diye yazmaktadır.
Mevlana her ne kadar kelimelerin onu hakkıyla tasvir edemeyeceğini belirtiyorsa da, kendini Şems’in imajıyla özdeşleştirmeye çalıştığı beyitlerde Şems’in karakteri hakkında daha fazla delil bulunmaktadır. Ona göre Şems, sırların sırrıdır veya aydınlanmanın ruhudur. Şems’e göre aşk, hayat bahşetmesine rağmen hiçbir şey değildir. Zira aşk pınarı kendisinin okyanus kadar büyük nezaketinden çıkar. Hak misali o her şeyle bütünleşmiş yaratıcı hakikattir. O, özne-nesne dualizminin üstesinden gelmiş biridir. Mevlana, Şems’in etkisini şöyle belirler:
O, ruh denizinin derinliklerinden düşüncemi uyarınca nurun hayali açığa çıkmaya başladı. Şems göz nuruydu, aklın berraklığıydı, ruhun parlaklığıydı ve kalbin aydınlanmasıydı. Şems aklımı ve dinimi elimden alan evrensel bir insandı. O her türlü mutluluğun (canlı) şekliydi.
Mevlana Makalat’ta Şems’i; arayışını güçlendirmek için kendisine ulaşmanın sırrını anlatan biri olarak; Divan’da ise, çok az konuşan bir insan olarak tanıtmaktadır. Onun Mevlana’ya ilk nasihati, derin iç anlayışının açığa çıkması için dışarıya karşı sağır olmasını istemek olmuştur. Mevlana’nın “Ömer ve Elçi” hikayesinde, kendisinin Şems ile karşılaşmasını anlatıyor olması muhtemeldir. Ömer’i evrensel kişi olarak ve Elçi’yi de mükemmelliğe ulaşmak isteyen kişi olarak tasvir eder. Elçi, halife Ömer’in sarayını ararken, böyle bir sarayın olmadığını ve Ömer’in tek sarayının aydınlanmış ruhu olduğunu öğrenir. Çünkü O, evrensel varoluş düzeyine ulaşmış mübarek bir insandır. Ömer’in ruhsal niteliklerini öğrendikten sonra, Elçi onu görmeyi arzular. Rehber onu hurma ağacının altında uyuyan Ömer’e götürür. O’nu görünce Elçi titremeye başlar, çünkü Mevlana’nın ifadesiyle “Aşk ve korku birbirinin zıddıdır. Elçi bu iki çelişik duygunun onun (Hz.Ömer’in) kalbinde birleştiğini görmüştür”
Mevlana, babasının ve çevresinin etkisiyle kendisinde gelişen benliğin, gerçek benlik olmadığına, fakat gerçek benliğin evrenin onda yarattığı şey olduğuna inanmaya başladı. Öyle ise evrensel benlik, örtüsü kaldırılması gereken bir evren imajı olarak düşünülebilir. Eğer bu, bilinçaltının kendisi değilse, bilinçaltımıza sarmalanmıştır. Oysa geleneksel benlik, bilinci içerir. Tıpkı güneşin kendi varlığının delili olması gibi gerçek benlik de kendi kendisinin delilidir. Her birimiz bazen şu veya bu şekilde bunu tecrübe etmişizdir. Çoğunlukla farkında olmasak bile bir defa dahi olsa onun sesini, çağrısını duymuşuzdur.
Mevlana’nın zevcesi Kira Hatun, Şems gelmeden önce Mevlana’nın tan yeri ağarıncaya kadar, babası Bahaddin Veled’in Maarif adlı eserini okuduğunu rivayet etmekteydi. Halbuki Şems, Mevlana’ya hem babasının kitabını okutmuyor hem de Mevlana’nın pek sevdiği Mütenebbi Divanı’nı, daha başka kitapları da okumasına izin vermiyordu. Çünkü Şems, unutulacak, insana yük olacak, insanın benliğine benlik katacak bilgiye değil, gönül bilgisine, feyz ve cezbeye ehemmiyet veriyordu. “Gönül bilgisi kitaplardan öğrenilmez. İnsan altı bin sene yaşasa, altı kere Nuh ömrüne sahip olsa, yüz binlerce yıl içinde çalışarak elde edilen şey, bir an Allah’la beraber olmak yüzünden elde edilen feyz ile bir olamaz” diyordu. Şems’in Mevlana’ya bu kadar yakın oluşu, onu tesiri altına alışını İbtidanamesi’nde Sultan Veled şöyle anlatır:
“Halk bu bağlılığı, bu vefayı, bu coşkunluğu, bu sevgiyi görünce hasede düştü. Herkes kınamaya koyuldu. Şeyhler, büyükler, yüce kişiler, ‘Bu adam ne biçim bir adamdır ki Mevlana’yı bu hale getirdi. Hiçbirimiz onda bir hayır görmediğimiz halde Mevlana neden onu böyle üstün bir adam olarak tutmada, ağırlamada? Onda ne hal var, ne ilim var! Ona, nazar ehli dememize, gönül gözünün açık olduğuna hükmetmemize imkan var mı?’ diye açıkça onun hakkında dedikodu yapmaya başladılar.”
Şems işin çığrından çıktığını, herkesin kendisine düşman olduğunu görünce, bir gün ansızın kayboluvermiştir. Şems ile Mevlana’nın görüşmesi, Mevlana’nın yeni arzu nesnesi yönündeki ümidini güçlendirdi, yani onda, meşhur bir Müslüman kelamcı olmaktansa, evrensel kişi olma tecrübesini kazanma eğilimini kuvvetlendirdi.
-Mevlana'nın Kişilik Çözümlemesi Üzerine bir Deneme-

1. Bölüm
Yunan filozoflarından Epiktetos, dünyayı bir tiyatro sahnesine, insanları da efendilerinden izinsiz kaçmış, tiyatro seyretmeye gelmiş esirlere benzetir. Sahnede fevkalade güzel bir piyes temsil edilmektedir. Esirler bu eşsiz piyesi seyrederlerken bir taraftan da gözleri kapıya doğru kaymakta, her an efendilerinin geleceğinden ve kendilerini cezalandıracağından endişe duymaktadırlar. Bu endişe nedeniyle ne ortaya konan eseri anlayabilirler ne de onun insana vermek istediklerini.
Cennet’ten kopup dünyaya geldiğimizden bu yana bu endişe hali bizi hiç terk etmedi. Hayatımızı idame ettirmeyi düşünürken, onun esiri oluverdik. Bitmek bilmeyen yoğunluklarımız baş gösterdi. Şimdi her birimizin yetişmek zorunda olduğu bir yer, başarmak zorunda olduğu bir iş var. Bu sebeple ne sahneye konan piyesi ne de etrafımızdaki şaheserleri ve onun yaratıcısını düşünemiyoruz.
Geleneksel benlik bizi kendi aslımızdan, yani hayat ile birleşmekten ayırmıştır. Ayrılığın farkına varan insan ancak, bilincini boşaltmak, bilinçaltını açığa çıkarmak, varlığının bilincine varmak ve “farkında olma” durumunu yaşamak suretiyle, hayatın aslını kavrayabilir. Değeri aradığı şeyle ölçülen insan için Fihi Ma Fih “Herşeyi aramadıkça bulamazsın. Yalnız bu dost müstesna. Çünkü O’nu bulamadıkça aramazsın” diyerek insanı gerçek benliğini aramaya teşvik etmiştir.
Bu arayış, insanın kendini arayışıdır.
Bu arayış yaşarken ölmek, ölüp ikinci kez doğmakla sonuçlanan bir
arayıştır.
Bu arayış, ayrılığın vuslata dönüştüğü bir arayıştır.
Hacı ve Hristiyanları baştan başa araştırdım.
O haçta değildi.
Putperestlerin tapınağına, eski pagodaya gittim;
Ona dair biz iz yoktu orada da.
Herat Dağı’na ve Kandahar’a gittim;
Baktım oralara: O, o tepede ve o vadide de değildi.
Kaf Dağı’nın zirvesine çıktım;
Fakat orası sadece Anka Kuşu’nun meskeniydi.
Arayış için çevirdim dizginlerimi Kabe’ye;
O ne yaşlıların ne de gençlerin toplandığı yerdeydi.
İbn Sina’yı, O’nun varlık düzeyini sorguladım
O, İbn Sina’nın bilgisinin hudutları içinde de değildi.
Kabe Kavseyn’e çıkmayı başardım
O yüce sarayda da değildi
Gözlerimi kalbime çevirdim
Oradaydı
Başka bir yerde değil…
İnsanlık tarihinde evrensel varlık düzeyine çıkıp aslını bulan insanlardan biri de 13. yüzyıl mutasavvıflarından Mevlana Celalettin-i Rumi’dir. Onun bu arayışını tahlil etme elbette ki hepimizin bireysel keşiflerimizde yol gösterici olacaktır.
Güvenilir tarihi kaynaklar bize, padişahlar, şehzadeler ve vezirlerin de içinde bulunduğu dört yüz kişinin onun sohbetlerine katıldığını, kendisinin vefatından sonra yerine geçen oğullarından birinin zamanında Mevlana’nın on bin müridi olduğundan bahseder. Öğrenim kariyeri boyunca öyle görünüyor ki, Mevlana, kendi devrinde geçerli olan hayatın çeşitli anlamlarının farkına tedricen vardı, halk arasında geleneksel değerlere inanma, belli bir dine dogmatik olarak bağlanma, aklın peşine düşme ve nihayet hakikati bulma gibi… Bu hayat yollarının hepsini sindiren Mevlana bunların yetkin bir temsilcisi olmuştur. Mevlana’nın içinde bulunduğu ruh halini ve izleyicilerine ilişkin tavrını Fihi Ma Fih adlı eserinden izleyebiliriz:
Halk benden öğretmemi, kitap yazmamı ve vaaz etmemi istiyordu. Fakat Emir Pervane (Konya Emiri) “Önemli olan eylemdir” diyordu ve benim de ona cevabım “benim kendilerine eylemi öğreteceğim insanlar nerede?” olmuştu. Sen kelimeleri talep ediyorsun ve kulaklarını bir şey işitmek için çeviriyorsun. Eğer ben konuşmazsam sen üzüleceksin. Dünyada biz kendisiyle birlikte olmak istediğimiz bir eylem adamı arıyoruz. Biz eylem alıcısını değil, sadece kelime müşterilerini gördüğümüzden kendimizi kelimelerle meşgul ederiz. Eylem adamı değilsen, eylemi nasıl bilebilirsin ki? Eylemi ancak eylemle biliriz. Bilimi sadece bilimle, şekli şekille, manayı manayla anlayabiliriz. Biz davranışta bulunursak insanlar, bizi nasıl algılar ve bizi yolda nasıl görür? Doğrusu bu davranış namaz ve oruç değildir. Bunlar davranış biçimleridir, davranış içseldir ve anlamı konu edinir. Hz.Adem’den Hz. Muhammed (sav)’e kadar oruç ve namaz bu şekilde değildiler ve sadece davranış (amel ) olarak yapılıyorlardı. Bu sebeple davranış, insanların düşündüğü gibi değildir. Onlar davranışın dinin dış şekli olduğuna ve ona karşı gelirlerse hiç sevap kazanamayacaklarına inanırlar…”
Mevlana dini eğilimlere sahip olan kişinin, kendisini, insanın iyiliği ile ilgilenerek dinin özüyle ve özellikle de İslam ile özdeşleştirmesi gereğinden bahseder. Şeriatsız tarikat olmayacağı gibi, özü bilinmeyen ibadetler de yavan olacaktır. Mevlana bu açıdan kişinin Allah’ı dışarıda aramasının bir sonuca varmayacağını, O’nu dışarıda değil içinde aramasını tavsiye eder. Dindar bir kişinin nasıl gönül ehli olduğunu ve Allah ile birleştiğini göstermek için Mesnevi’de Hz. Musa ve çobanın hikayesini anlatır.
Hz. Musa bir gün bir çobanın şöyle dua ettiğini gördü: “Bana nerede olduğunu söyle ki sana hizmet edeyim, ayakkabılarını dikeyim, ayaklarını yıkayayım, elbiselerini yıkayayım, yatağını sereyim, bitlerini öldüreyim… Ey keçilerimi uğruna feda ettiğim!” Musa adama yaratıcısı ile böyle konuştuğu için kızdı ve ona şöyle dedi: “Ayakkabılar ve çoraplar senin içindir; onlar nasıl Allah için olabilir? Böyle konuşmak ruhu öldürür ve defteri karartır.” Çoban cevap verdi: “Ey Musa, ağzımı kapattın ve beni tövbe ile yaktın.” Çöle tövbe için gitti fakat Allah, Musa’yı azarladığı bir vahiy gönderdi: “Ey Musa, benim yarattıklarımı ayırdın. Sen onları birleştirmek için mi ayırmak için mi geldin? Her kişinin kendi ifade biçimi vardır, onun için bu övgüdür, senin için yergi. Ben gönülleri ile ilgiliyim, dil ve konuşma ile değil. Kalp özdür (cevher), konuşma araz…”
Mevlana, tasavvufa karşı hayranlığı olan ve tanınmış bir kelam alimi olan babası Sultan’ul Ulema Bahaddin Veled’in mesleğinde ve yolunda yetişmişti. Bu sebeple Mevlana hayatının ilk yıllarında, babası başta olmak üzere birçok fakih ve dini liderin etkisinde kalmıştır. Mevlana’nın babası güçlü Alaaddin Harzemşah’ın sarayı ile çelişkiye düşse de, geleneksel İslami değerlere bağlıydı. O, korkak alimlerden değildi. Hükümdarların bile yüzlerine karşı hatalarını söylerdi. Nasıl ki Şeyh Sa’di hiç korkmadan Bağdat’ı yakıp yıkan Hülagu’nun yüzene karşı “Sen zalimsin” diye bağırdı ise, Sultan’ul Ulema da Harzemşah’ın yüzüne karşı yürüdüğü yolun şeriat yolu olmadığını, sapıklık olduğunu söylüyordu.
Yunan felsefesinin etkisi altında kalan alimleri ve padişahları da uyarıyordu. Normal insanlar, ona manevi bir lider olarak saygı duyuyorlardı fakat merkezi yönetim ile uyum içinde olan birçok alimin nefretini kazandı. Bahaddin Veled hazretleri Necmeddin Kübra’nın halifelerindendi yani Sultan’ul Ulema Kübreviyye tarikatı mensubuydu. Harzemşah’ın ise Kübreviyye tarikatı ile arası iyi değildi. Felsefi düşüncelere kapılıp akla değer verenlerin şeriat yolunda olmadıklarını çekinmeden vaazlarında söylüyordu. Halk üzerindeki etkisi nedeniyle ve muhtemelen Moğol istilasını tahmin etmesinden dolayı, babası ve ailesinin 1219’da Belh’den göç etmeleri gerekiyordu.
Sultan’ul Ulema, Feridüddin Attar hazretleri ile karşılaşmıştır. Derler ki bu buluşmada Feridüddin Attar hazretleri, Celalalettin-i Mehmed’in manevi büyüklüğünü sezmiş de babasına, “Umarım ki senin bu oğlun, yakın zamanda, alemde ilahi aşkla yanacak gönüllere ateş salacaktır” demiş ve Esrar-name adlı kitabını armağan olarak vermiştir. Ortadoğu’daki önemli merkezleri ziyaret ettikten sonra, sürgün edilmiş aile, Batı Selçuklu Alaaddin Keykubat’ın başşehri olan Konya’ya gelmiştir. Selçuklu sultanı, aziz misafirini sarayda hazırlattığı daireye götürmek isteyip orada oturmasını rica etse de Bahaddin Veled hazretleri “İmamlara medrese, şeyhlere dergah, emirlere saray, tüccarlara han, gariplere kervansaray yaraşır” diyerek şehrin en büyük medresesi olan Altun-Aba’da misafir edilmiş ve Konya’ya yerleşmiştir.
Mevlana babasından o zamanın ilmini öğrendi; onu, konuşurken ve davranırken izleyerek belirgin kişilik özellikleri geliştirdi. Ayrıca halk böyle mütemayiz bir ailenin örnek bir hayat ortaya koymasını ve toplumsal değerleri yaymasını bekliyordu. Bu sebeple başlangıçtan itibaren insanlar ona saygı besliyorlardı ve Mevlana önemli bir manevi lider olmaya başlayınca bu saygı giderek arttı. 21 yaşında evlendi ve iki erkek çocuğu oldu. Daha sonra eşinin vefatı üzerine yaptığı ikinci evliliğinden de biri kız diğeri erkek olmak üzere iki çocuğu daha oldu.
24 yaşına geldiğinde İslam fıkhında ve kelamda belli bir düzeyde şöhrete ulaşmıştı ki bu dönemde babasını kaybetti. Babasını kaybeden Mevlana, içinde büyük bir boşluk duyuyordu.
Çünkü o, yalnız bir baba kaybetmemişti, bir şeyh, bir mürşit, bir gönül dostu, ilim ve fazilet timsali bir insan-ı kamili kaybetmişti. Her ne kadar Sultan’ul Ulema’nın müritleri tarafından bir şeyh bir pir olarak tanınıyor, genç yaşta zamanın en büyük alimi sayılıyor, etrafında hayli ilim ve irfan meraklısı toplanıyorsa da o, kendini babasının yerine koyamıyor, manevi yalnızlığını hissediyordu. Mevlana bu makamda bir yıl görev yapmış, bu sırada babasının öğrencilerinden biri olan Burhaneddin Tirmizi Mevlana’yı ziyaret etmiştir.
Hz.Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, İbtidaname adlı eserinde Seyyid’in Konya’ya gelişini ve Mevlana ile buluşmasını anlattıktan sonra, onun eski talebesine şunları söylediğini yazmaktadır: “Bilgide eşin yok. Üstün ve seçkin bir kişisin, fakat baban ‘hal’ sahibi idi. Sen de sözünü bırak da ‘hal’ine sahip olmaya bak. Bu hususta çalış da onun yalnız ilmine değil, manevi yönüne de varis ol. Güneş gibi alemi aydınlat, karanlıkta kalanlara, Muhammed’i yoldan çıkanlara yol göster.” Burhaneddin Tirmizi ile 9 yıl geçiren Mevlana hocasının isteği üzerine, din ve şeriat bilgisini derinleştirmek için Halep ve Şam’a gitmiştir. Şam Moğol istilası yüzünden kaçıp gelen bilginlerle, sufilerle dolmuştu. İlahi kudret, ilerde eşsiz bir sufi olacak, ledün ilmine Mesnevi gibi eseri ile hizmette bulunacak Hz.Mevlana’nın yetişmesi için herşeyi hazırlamıştı. Gerçekten Şam, o devirde velilerin toplandığı bir ‘veliler şehri’ olmuştu. Öyle ki burada İbn Arabi ile tanışmış, onun eserlerinden istifade etme imkanı bulmuştur. Burada 4 yıl kalan Hz.Mevlana döndükten sonra beş yıl kelam öğretmiş, Burhaneddin Tirmizi’nin vefatıyla da manevi rehberlikte bulunmuştur. Bu şekilde onun çeşitli gruplarla (Türkler, Rumlar, İranlılar, Araplar) olan ilişkisi insanın zayıflıklarının ve gücünün kaynağı konularında kendisine basiret kazandırdı. Doğal farklılıklar sebebiyle insanın çok farklı yollar izleyebileceğinin farkına vardı. Öyle ki, bunu Fihi Ma Fih’de şöyle belirtmektedir:
Kurtuluş, meleklere gerçek bilgiyle; hayvanlara da gerçek cehaletle geldi. İnsan bu iki çelişki arasında bulunur. Bazı varlıklar evrensel aklı izler ve onlar tamamıyla melekleşmiştir. Işık gibi saf, korku ve ümidin etkilerinden güvenlik içindedirler. Bazılarının içgüdüleri kendilerine hakim olmuş ve tamamıyla hayvanlaşmışlardır. Bazıları ise çelişkide kalmaya devam ederler. Bu son grup iç acıya, üzüntüye ve endişeye sahiptirler; içinde bulundukları durumdan mutmain değildirler (doyum sağlamamışlardır) Onların faziletleri, onlara rehberlik yapıp kendileri gibi yapmak isteyen ermiş kişileri çeker. Şeytanlar da onları en aşağı duruma düşürmek için beklemektedir.
O, bilginin tek başına insanı değiştirmediğini ve buna bağlı olarak öğrenimin de bireyin kişiliğini büyük ölçüde geliştirmediğinin farkına vardı. İnsanın davranışı, tavrındaki değişim ile ilişkili olarak değişir. Olumlu duygulara sahip olunca insanın düşüncesi netleşir. Her ne kadar insanların inançları birbirinden farklı ise de, onlar temelde benzerdirler. Kutbeddin Muhammed Şirazi kendi Makalat’ında Mevlana’nın bunu samimi olarak savunduğunu söylemektedir.
Bir gün, aralarında Müslüman olmayanların da bulunduğu bir gruba konuşuyordum. Konuşmanın ortasında ağlamaya başladılar ve vecde geldiler. Müslümanların sadece binde biri neden ağladıklarını anladı. Ondan sonra üstad şöyle dedi:
Her ne kadar onlar bu sözlerin içsel ruhunu anlayamıyorlarsa da, onun altında yatan duyguyu kavramaktadırlar ve işte meselenin esası da budur.
Her insan Allah’ın birliğini farklı biçimlerde kabul eder. Buna rağmen herkes bir amaçta (Kabe) birleşmiştir. Kalpler Kabe için yoğun bir sevgi besler ve her kişi bunu yaşar.
Mevlana iman sorununu anlamanın, ayrılıkların kaynağını ortadan kaldıracağına inanıyordu. O, birliğin tamamen farkında olarak, İslam mezhepleri ile Yahudilerin, hristiyanların, Zerdüştlerin ve diğer dinlerin mezhepleri arasındaki sürtüşmeler konusunda endişe duyuyordu. Sosyal düzende bu doğal farklılıkları gözlemleyerek yetmiş iki fırkadan her birinin diğerinin varlığının farkında olmadığından şikayet ediyordu. Fihi Ma Fih’de şöyle sormaktadır:
(…) Sünni, Cebriyecinin farkında değildir. Öte taraftan Cebriyeci, Sünnilerden etkilenmemiştir. Onların yolları birbirine zıttır. Cebriyeci, Sünninin kaybettiğini söyler. Sünni, Cebriyeci neyin farkındadır ki?
Mevlana birlik dünyasındaki insanı hepsi üzüm satın almak isteyen bir İranlı, bir Türk, bir Arap ve bir Yunanlının hikayesiyle anlatmaktadır:
İranlı engur istediğini söyledi; Türk, üzüm; Arap, ineb ve Yunanlı, İstafil… Bilgisizlikten dolayı bir kavga başladı.
Mevlana onların istek ve cevaplarını benlik hazinesinin kapısına vurulmuş sayısız anahtarlara veya insanın dağ geçitlerinde yolunu bulmasını zorlaştıran kasırgalara benzetiyordu. Mevlana, insanın içinde sabırsızlığa sebep olan kuvveti keşfetti. Eğer doğru bir şekilde kullanılırsa, gizli bir enerjiye sahip bu güç, sonsuzluğa doğru hareket edecekti. Mevlana bu görünmez gücü, insanın geri kalan bütün evrenle paylaştığı bütün formların sebebi olarak görmekteydi. Öyle görünüyor ki o, manevi ve maddi dünyanın altını idrak ediyordu. Bu görünmez güçten, insanın ortaya çıkışı ile sonuçlanan cazibe, aşk, büyüme ve gelişme ortaya çıkar. Bu sebeple bilinçaltının büyüme alanında evrensel benlik insanda gelişir ve bunun da esasını, onun huzursuzluğunun kaynağı oluşturur.
İnsan acı çeker, ısrar eder ve talep eder. Yüz binlerce dünyaya sahip olsa da huzur bulamaz. İnsan kılı kırk yarar bir biçimde her türlü işle ve zanaatla uğraşır. Çok çeşitli görevlerde kendisini meşgul eder. Arzu ettiği arzu nesnelerine ulaşamadığı için astronomi ve tıp alanlarını öğrenir. Normalde insan sevdiğine ‘kalbimin huzuru’der. Hal böyle olunca insan, başka bir şeyde nasıl rahat ve huzur bulur?
Bütün bu zevkler ve meşguliyetlerin hepsi merdiven gibidir. Çünkü insan merdivenin basamaklarına yerleşip yaşamaya kalkışmaz, geçicidir oraları; ne mutlu ona ki, bu gerçeğin farkına varmak için yeterince erken uyanır. Böyle biri için uzun yol kısalır ve hayatını merdiven basamaklarında boşuna harcamaz.
İşte bu sıralarda, Mevlana’nın hayatında büyük değişiklik yapan bir hadise oldu. Tebrizli Şemseddin Konya’ya geldi. Dersleri ile meşgul olan büyük bilgin Mevlana’yı, bu gelen Tebrizli Şems adındaki garip zat, kendinden geçirdi, coşkun bir hak aşığı haline getirdi. Ali b.Melekdad oğlu , Mevlana’dan 22 yaş büyük bir zattır Şems.
İsmaili olan bir aileden gelmektedir. Her ne kadar hayatının ilk dönemi hakkında fazla bilgi yoksa da, tasavvuf eğitimini doğduğu şehirde (Tebriz’de), sepet örücüsü Ebu Bekr Zenbil Baf’tan aldığı bilinmektedir. Bir yere bağlanıp kalmadığı, çok yer dolaştığı için ona Şems-i Parende (Uçan Şems) denmiştir. Büyük bir veli olduğu halde kendini ve kerametlerini herkesten gizlemiş, şehirlerde tanınmadan yaşar, tanınınca hemen o şehirden kaçarmış. Öyle görünüyor ki, Şems, üstadının, hayatın sırlarını çözmek için artık kendisine rehberlik yapamayacağı bir varoluş düzeyine ulaşmıştı.
Bundan sonra O, Sokrates gibi, kemale ulaştırılmış sesini duymaya başladı, yani tamamıyla bütünselleştirilmiş insan sesini… O, seyahat etmeye ve sesinin gerçek olup olmadığını anlamak için en ünlü alimlere soru sormaya başladı. Yıllarca başarısız kalan, cana yakın bir ruh arayışından sonra, en nihayetinde, kendi potansiyel ruhunu bulduğu Mevlana’ya rastlar. Mevlana Mesnevi’de ondaki mükemmellik seviyesini “bireysizlik içinde bireysellik” olarak tanımlar. Şems’in nitelikleri sadece benzer bir tecrübe yaşayan ve bu tecrübeyi nesnelleştirme yeteneğine sahip biri tarafından belirtilebilir. İşte bu insan, belli başlı eserlerinden biri ve bütün kişiliğinin ifadesi olan Divan-ı Şems’i, Şems’e ithaf eden Mevlana’nın kendisi idi. Mevlana’nın büyük oğlu Sultan Veled, İbtidanamesi’nde “Mevlana, Şems’in nurlu yüzünü görünce birçok sırlar ona açıldı. Adeta Şems’in yüzünün nurunda yok oldu” diye yazmaktadır.
Mevlana her ne kadar kelimelerin onu hakkıyla tasvir edemeyeceğini belirtiyorsa da, kendini Şems’in imajıyla özdeşleştirmeye çalıştığı beyitlerde Şems’in karakteri hakkında daha fazla delil bulunmaktadır. Ona göre Şems, sırların sırrıdır veya aydınlanmanın ruhudur. Şems’e göre aşk, hayat bahşetmesine rağmen hiçbir şey değildir. Zira aşk pınarı kendisinin okyanus kadar büyük nezaketinden çıkar. Hak misali o her şeyle bütünleşmiş yaratıcı hakikattir. O, özne-nesne dualizminin üstesinden gelmiş biridir. Mevlana, Şems’in etkisini şöyle belirler:
O, ruh denizinin derinliklerinden düşüncemi uyarınca nurun hayali açığa çıkmaya başladı. Şems göz nuruydu, aklın berraklığıydı, ruhun parlaklığıydı ve kalbin aydınlanmasıydı. Şems aklımı ve dinimi elimden alan evrensel bir insandı. O her türlü mutluluğun (canlı) şekliydi.
Mevlana Makalat’ta Şems’i; arayışını güçlendirmek için kendisine ulaşmanın sırrını anlatan biri olarak; Divan’da ise, çok az konuşan bir insan olarak tanıtmaktadır. Onun Mevlana’ya ilk nasihati, derin iç anlayışının açığa çıkması için dışarıya karşı sağır olmasını istemek olmuştur. Mevlana’nın “Ömer ve Elçi” hikayesinde, kendisinin Şems ile karşılaşmasını anlatıyor olması muhtemeldir. Ömer’i evrensel kişi olarak ve Elçi’yi de mükemmelliğe ulaşmak isteyen kişi olarak tasvir eder. Elçi, halife Ömer’in sarayını ararken, böyle bir sarayın olmadığını ve Ömer’in tek sarayının aydınlanmış ruhu olduğunu öğrenir. Çünkü O, evrensel varoluş düzeyine ulaşmış mübarek bir insandır. Ömer’in ruhsal niteliklerini öğrendikten sonra, Elçi onu görmeyi arzular. Rehber onu hurma ağacının altında uyuyan Ömer’e götürür. O’nu görünce Elçi titremeye başlar, çünkü Mevlana’nın ifadesiyle “Aşk ve korku birbirinin zıddıdır. Elçi bu iki çelişik duygunun onun (Hz.Ömer’in) kalbinde birleştiğini görmüştür”
Mevlana, babasının ve çevresinin etkisiyle kendisinde gelişen benliğin, gerçek benlik olmadığına, fakat gerçek benliğin evrenin onda yarattığı şey olduğuna inanmaya başladı. Öyle ise evrensel benlik, örtüsü kaldırılması gereken bir evren imajı olarak düşünülebilir. Eğer bu, bilinçaltının kendisi değilse, bilinçaltımıza sarmalanmıştır. Oysa geleneksel benlik, bilinci içerir. Tıpkı güneşin kendi varlığının delili olması gibi gerçek benlik de kendi kendisinin delilidir. Her birimiz bazen şu veya bu şekilde bunu tecrübe etmişizdir. Çoğunlukla farkında olmasak bile bir defa dahi olsa onun sesini, çağrısını duymuşuzdur.
Mevlana’nın zevcesi Kira Hatun, Şems gelmeden önce Mevlana’nın tan yeri ağarıncaya kadar, babası Bahaddin Veled’in Maarif adlı eserini okuduğunu rivayet etmekteydi. Halbuki Şems, Mevlana’ya hem babasının kitabını okutmuyor hem de Mevlana’nın pek sevdiği Mütenebbi Divanı’nı, daha başka kitapları da okumasına izin vermiyordu. Çünkü Şems, unutulacak, insana yük olacak, insanın benliğine benlik katacak bilgiye değil, gönül bilgisine, feyz ve cezbeye ehemmiyet veriyordu. “Gönül bilgisi kitaplardan öğrenilmez. İnsan altı bin sene yaşasa, altı kere Nuh ömrüne sahip olsa, yüz binlerce yıl içinde çalışarak elde edilen şey, bir an Allah’la beraber olmak yüzünden elde edilen feyz ile bir olamaz” diyordu. Şems’in Mevlana’ya bu kadar yakın oluşu, onu tesiri altına alışını İbtidanamesi’nde Sultan Veled şöyle anlatır:
“Halk bu bağlılığı, bu vefayı, bu coşkunluğu, bu sevgiyi görünce hasede düştü. Herkes kınamaya koyuldu. Şeyhler, büyükler, yüce kişiler, ‘Bu adam ne biçim bir adamdır ki Mevlana’yı bu hale getirdi. Hiçbirimiz onda bir hayır görmediğimiz halde Mevlana neden onu böyle üstün bir adam olarak tutmada, ağırlamada? Onda ne hal var, ne ilim var! Ona, nazar ehli dememize, gönül gözünün açık olduğuna hükmetmemize imkan var mı?’ diye açıkça onun hakkında dedikodu yapmaya başladılar.”
Şems işin çığrından çıktığını, herkesin kendisine düşman olduğunu görünce, bir gün ansızın kayboluvermiştir. Şems ile Mevlana’nın görüşmesi, Mevlana’nın yeni arzu nesnesi yönündeki ümidini güçlendirdi, yani onda, meşhur bir Müslüman kelamcı olmaktansa, evrensel kişi olma tecrübesini kazanma eğilimini kuvvetlendirdi.


